28 Mayıs 2012 Pazartesi

Aradığınız Emlak Hurriyetemlak.com'da!

Emlağa dair her şeyi tek çatı altında buluşturan www.hurriyetemlak.com, çok seçenekli güncel ve detaylı ilanlarıyla, gelişmiş arama özellikleri ve kullanıcı dostu tasarımıyla, sektöre dair güncel haberleri ve istatistiki bilgileriyle, tam anlamıyla emlak sektörünün nabzını tutuyor.

Satılık ve kiralık daireler, ofisler, iş yerleri ve tüm konut projelerini bulabileceğiniz www.hurriyetemlak.com, sunduğu çok sayıda seçenekle size aradığınız emlağı mutlaka bulma olanağı sağlıyor.

İlanlarda okul, hastane, restoran, alışveriş merkezi gibi çevre bilgilerine ulaşabiliyorsunuz. Video desteğiyle gayrimenkulü içindeymişcesine izleyebiliyorsunuz. Baktığınız evin ya da iş yerinin net konumunu harita üzerinde görebiliyorsunuz.

Bu kadar kolaylık ve çok seçenek varken www.hurriyetemlak.com’da, aradığınız emlağı ya da emlağınızın talibini bulmanız an meselesi!

Bir bumads advertorial içeriğidir.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Hava Yağmurlu mu?



-uff
-...
-pıff
-...
-mehmeet?
-yep?
-akşam özgelere gidelim mi?
-o kim?
-hani var ya bankacı kardeşi pilot olan
-yarış pilotuydu di mi o?
-evet ya çocuk o f1 arabalarında yarışıyormu
-ben 4. vitese çıkınca heyecanlanıyorum daha ya
-neyse gidelim mi
-hava yağıyor mu
-evet
-ok gidelim
-...
Yağışlı havada dışarı çıkmayı severim ben ama şemsiyem mutlaka olmalı. Gene böyle bir havada çıktık özgelere gidiyorduk ve ben hala özge kim hatırlamamıştım. Yalnız pilot kardeşi aklımda kalmıştı hep bir pilot olmak istemiştim ama gözlerim bozuk kulaklarım sıkıntılı burnumdanda iyi nefes alamıyordum. Sanki doğarken biri beni yumruklamıştıda yamuk doğmuş gibiydim. Güzel bir evin önüne geldik hoşuma gidiyor bahçe içindeki evler, zaten bahçeli evler yavru pofuduk bir köpek almaktan başka ne işe yarar ki? ama özgenin köpeği yoktu cins ve atarlı bir kedisi vardı girer girmez kırşşt kırrşşt diye bana tıslamaya başladı
-yuh mehmet kediden mi korkuyorsun
-korkar o kediden canım
-evet korkuyorum psikopat bunlar baksana nasıl tıslıyo
-bahreyn! bahreyn! tıslama kızım
-ismini bahreyn koymanda ayrı bir şeymiş
-neyse ben tuttum hadi gir sen gir
-bahreynn bahreynn isme bak ya bu ne be
-hadi hadi geç

içeri geçtiğimizde pilot çocukla karşılaştım salonda bile polis gözlüğü takan tiplerden biriydi ama pilottu selam verip yanına oturdum. Hemen önüme biralar mezeler geldi. Pilot sanki bizi beklermişcesine anlatmaya başladı

-4 sene önce bir yarışta takla attım çok acayiptı
-hadi ya geçmiş olsun (ne alaka lan şimdi dedim içimden)
-televizyonda yavaş çekimde saydım tam 15 kere dönmüş araba
-çamaşır makinesi gibi ahah (bir tek ben gülmüştüm buna pilot biraz bozulmuştu)
-görmek istersen gel bir gün piste (yanımdaki hatun kişiye soyluyordu bunları hesapta pilot karizmasını kullanacaktı hemen ortaya atladım bende pilotum dedim o an özgenin ağzındaki biralar dışarı fışkırdı)
-oeh mehmet ne alaka mühendissin sen biliyoruz
-pilot kaleeem! ( deyip birayı çocuğun üstüne döktüm ve yumruk attım nedense kendimi kaybetmiştim sanki içime bir ümraniye minibüsü kadar apaçi girmişti o an bağırıyordum sağa sola zıplıyordum)
-mehmet kendine gel naptın niye vuruyorsun okana (pilotun ismi okanmış o zaman öğrendim ama pilot daha bir iyiydi bence okan yerine)
-neyse ben kaçtım (diyerek evden çıktım cebime bir bira sıkıştırmıştım taksiye binip eve geldim 2 saat sonra kapı çaldı)

-hayvanmısın mehmet sen niye vuruyorsun çocuğa özge deli oldu
-pilotum pilotum diye artistlik yapıyor peseveng kıl oldum vurdum, nereye pilotmuş şumayer var bariçello var ben hiç okan diye pilot duymadım
-saçmalıyorsun ama farkında mısın
-saksı değilim ben saksı değilimmm! (çok köşeye sıkışınca bağırıp bunu söylüyordum )
-güldürme beni çok kızgınım sana!
-eyüp sabri tunceeeer(bunu niye dediğimi hala bilmiyorum)
-ben gidiyorum
-hava yağmurlumu?
-evet
-o zaman git (hava yağmurlu olunca daha bir romantik oluyordu gitmeler...)

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Başlamadan Biten İlişkiler

Arkadaş olmadan sevgili olmanın getirdiği sonuçlardan biri.
insanoğlu bir garip oluyor civcivlenme dönemlerinde. yalnızlık çekici geliyor bir süre ardından yalnız olmanın getirdiği duygular sıkmaya başlıyor. yeni bir ilişkiye başlama ihtiyacı duyuyorsunuz öte yandan ilişkiye başlarkenki o kısır dönemi yaşamak insana zor geliyor. ilk defa ele ele tutuşmak ilk defa öpüşmek, bazı şeyler için beklentiye sahip olmak. normal bir insanda ilişkinin amacı olan şeylerin bir yerden sonra geçmişinizinde etkisiyle sıktığını farkediyorsunuz. ve böylece düzgün bir ilişki yaşayamayan saçma adam profiline bürünüyorsunuz. bir insanla yaşadığınızda beklentiniz sadece onu tanımak ise bu bir sorun yaratmıyor. ama normalde çiftler için ilk el ele tutştuğumuz yer ilk beraber olduğumuz yer gibi rituellerin sizi pek tınlamadığını farkediyorsunuz. çünkü bunların sadece hormonel ihtiyaçlar oldugunu görebiliyorsunuz. kanserli bir hücre gibi sağlıklı insanların arasında göze batıyorsunuz. tek gecelik adam olmak dışardan çekici gözüküyor. içerde ise bir insanı tanımaya çalışan birinin acizliğini yaşıyorsunuz. güven kaybı ortaya çıkıyor. güvenilmez oluyorsunuz güvenemiyorsunuz. ve ardından başlayamadığınız ilişkiniz bitiyor. arkadaş olmadan sevgili olmak işte. sizi bitiriyor. kaybetmek istemediğiniz insanı kaybediyorsunuz. çok değer verdiğinizi düşündüğünüz ilerde onun için bir şürü şeyi yapmayı düşündüğünüz insan size güvenmiyor. ne kadar güvenini kazanmak istesenizde onun içindeki büyüyü bitirende siz oluyorsunuz. insanların beklentilerini karşılayamamaktan öte birden karşılayınca ilişkide bir anlam kalmadığı düşünülüyor. daha çok tanımak istiyorsunuz tanıyamıyorsunuz. hoşlanmanın ilersi olan sevmek kısmına geçemiyorsunuz. karşınızdakinin aslında sizin için ne kadar değerli olduğunu anlatamıyorsunuz. üsteleyince itici bir adam üstelemezseniz onu kaybetmeyi kabul eden bir insan oluyorsunuz. ve birşeyleri kabul ettiğiniz zaman içinizdeki o ndan da bir ödün vermiş oluyorsunuz. geriliyor ve mutsuzlasıyorsunuz. herkesin gittiği yola bakan yalnız adam oluyorsunuz. eliniz cebinizde üzerinize yağmur yağıyor... yaşadığınız mutlulukları ıslatmamaya çalışıyorsunuz en azından. bir şeyler için uğraşmak size bir anlam katıyor. ama bunu belli edemiyorsunuz...

13 Nisan 2009

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Fotoroman Kulturu Yeniden Geliyor!

Efenim siz bilmezsiniz, gerci bende bilmem ama 70lerde delicesine fotoroman furyasi vardi ancak seneler gecti tabi o kulture yetisemedik.

Yetisemedik diye uzulenler icin mehmet fotoromancilik a.s. limited gida san. tarafindan hazirlanan umraniye oto sanayi sponsorlugunda Yeni bir fotoroman serisi ile geliyor.

Otosanayide yetisip buyumus bıçkın delikanli mehmetin hikayesi sizi kah godot a kah dostoyevskiye inceden bukowski ve öteden hande ataiziye kadar bir cok kalemin yazıp çizemediklerini anadolu ile harmanlanmis anlatimi  ve multifankşın predüpileyşın refricireytır tekniği ile sizi adeta büyüleyecektir.

Ilk sayimizin tireyliri;

11 Mayıs 2012 Cuma

Diablo 3 e Kadar Olan Hikaye



(Efenim malum diablo 3 geliyor ve hepiniz daraldınız benim diablo yazılarımdan ancak bugün ekşide bir arkadaşın yazdığı diablo evreninde gelecek oyun olan diablo 3e kadar olan biteni anlatan entrysi üzerine kendisindende izin alarak burda paylaşmak istedim. Goldenwand nickli arkadaşa teşekkür edip yazısına geçelim;)

 diablo evreni üç farklı dünyaya sahip, birincisi meleklerin bulunduğu high heavens, ikincisi diablo gibi prime ve lesser evil'ların olduğu burning hell, ve sonuncusu insan ırkının yaşadığı sanctuary'dir. (bunların yanında, black abyss ve void gibi yerler de var, ama haklarında pek bilgimiz yok. hatta black abyss hakkında, demonların doğup geldiği ve ölünce gittiği yer olması dışında bi bilgimiz yok, ki bunu da deckard cain'in bir cümlesinden biliyoruz)

sanctuary, high heavens ve burning hell'in uzun yıllar boyunca "eternal conflict" olarak anılan karşılıklı savaşları neticesinde yaratılmıştır desek, yanlış olmayız.

cehennem, diablo, mephisto ve baal adındaki üç kardeşten oluşan ana kötülükler tarafından yönlendirilmekteyken, cennetin başında angiris konseyi adı verilen bir grup bulunmaktaydı. bu konsey, tyrael - adalet, auriel - umut, malthael - bilgelik, imperius - hüküm, itherael - kader meleklerinden oluşmaktaydı. amma ve lakin, bu beş kilit isimin yanında, adı çok önemli olan bir başka melek vardır, inarius. inarius, aslında angiris konseyine danışmanlık yapmaktaydı. ama ne var ki, bu yaradılışın başından beri devam etmekte olan bitmez tükenmez savaşdan tiksinmişti ve daha barışçıl bir evren peşindeydi. aynı şekilde düşünen şeytan ve melekleri bir araya toplayıp, insanların yaşadığı sanctuary'yi yarattı. ve daha önceden çaldığı worldstone yardımı ile ölümlülerin yaşadığı bu plane'i cennet ve cehennemlerden gizleyebildi.

ilk yaratılan insanlara nephalem denilmekteydi. bu insanlar, sanctuary'i kuran melek ve şeytanların çocuklarıydılar ve çok büyük bir güç sahibiydiler, alt edilmekten korkan inarius, worldstone'u kullanarak insan ırkını modifiye etmeye başladı. her yeni nesille, insan ırkı daha da güçsüzleşiyordu. bu güçsüzleşme neticesinde, inarius biraz mala bağlayarak, insanlığın kendisine tanrı gibi davranmasını istemeye başladı. ve bunu sağlamak için cathedral of light adında bir din yarattı. sanctuary'nin varlığından ilk haberdar olan yer cehennem oldu. ve prime evil'lar insanlığı kendi savaşında kullanmak için kendi tarafına çekmeye karar vererek, sanctuary üzerinde triune isimli başka bir din kurdu.

bunun üstüne, ee anuna korum böyle iş olmaz diyen insanlık triune ve cathedral of light'a baş kaldırmaya başladı. sonunda uldyssian isminde bir ölümlü, inarius'u öldürmek için worldstone'u kullandı. fakat o kadar güçlenmişti ki, bütün sanctuary'i yok edeceğini farketti. kendini feda ederek, sanctuary'nin yok olmasının önüne geçti. işte tam da bu olaylar sayesinde meleklerden oluşan agiris konseyi sanctuary'nin varlığını farketti ve dünyaya indi. gördükleri karşısında afallayan ve sanctuary'nin şeytan ve melek kanıyla yaratılmış korkunç bir ucube olduğunu düşünen melekler sanctuary'i yok etmek için oy kullanmaya karar verdi.

meleklerden ikisi yok edelim diye oylarken, biri yok etmeyelim dedi. malthael, yani bilgelik meleği oy kullanmayacağını açıkladı. son oy kullanma sırası kanatlarına kurban olduğum tryrael'deydi; tryrael, önce yok etmeyi düşünse de, uldyssian'ın sanctuary'i kurtarmak için kendini feda etmesinden çok etkilendi. zira uldyssian bir tanrı olabilecek kadar çok büyük bir güç kazanmasına rağmen, bütün elde ettiği gücü sanctuary'deki insanları kurtarmak için verince, tryrael insanlığın içindeki iyiliği gördü ve prime evil'lar dünyayı fethetmek için her ortaya çıkışında, insanlığa yardım etmeye çalıştı. bütün bu olan çatışmalara günah savaşı adı verildi. (bu olayların bir çoğu da zaten the sin war adlı diablo evreninde geçek kitap serisinde anlatılmakta)

günah savaşı bittiğinde, mephisto ve argiris konseyi aralarında bir antlaşma imzaladı ve insanlığı kendi savaşlarında kullanmayacaklarını söyledi. mephisto, bunun karşılığında inarius'u tutsak olarak cehenneme götürmeyi talep etti. bu talebi, melek konseyi tarafından onaylandı; bunun neticesinde üç büyük şeytan, sanctuary'den ayrıldı. bir antlaşma yapılmasına rağmen, diablo ve mephisto ibneleri bu antlaşmaya uymayarak, insanlığı etkileri altına almaya devam ettiler.

amma ve lakin, cehennem denilen çukurun da başı boş değildi. üç büyük şeytan olmasına rağmen, onların altında dört küçük çaplı şeytan daha vardı. duriel, andariel, azmodan ve, belial; üç büyük şeytan'ın insanlıkla uğraşmasını gereksiz bulmakta ve cennetle olan savaşı sekteye uğrattığını düşünmekteydi. zaman içerisinde üç büyük şeytan'a olan nefretleri iyice korlandı ve cehennem görebileceği en kanlı devrim'i gördü. üç büyük şeytan cehennemden siktir edildi, bu olaya "the dark exile" denmektedir.

sanctuary'ye mahküm edilmiş üç büyük şeytan ise farklı kılıklara bürünüp, insanlık arasına karışmaya başladı. diablo, dialon; baal, bala; mephisto ise mefis olarak bilinmeye başladı ve primus (gerçekte mephisto'nun oğlu olan lucion) tarafından yürütülen triune cult'ın yapı taşları haline geldiler. sanctuary'nin dört bir yanına tapınaklar kurarak, zayıf ve saf insanları kendilerine çekmeye devam ettiler.

üç büyük şeytan'ın sanctuary'de yürüdüğünü farkeden tryrael horadrim adında bir büyücü kardeşliğini (brotherhood of magi) kurdu. tabi horadric cube ve horadric staff'ı bu grubun kurduğunu hemen anlayabiliyoruz. bu kardeşliğin üç tane kral elemanı vardı. bunlardan biri diablo 2'de karşımıza çıkan tal rasha, bir diğeri jered cain, ve sonuncusu hepimizin "stay a while and listen" sözlerini unutamadığımız deckard cain'dir. horadrim üç farklı büyücü klanının birleşmesinden oluşmuştur ve her birinin görevi bir büyük şeytanı alt etmektir. tyrael bu klanlara, şeytanları hapsedebilmeleri için birer parça soulstone vermiştir.

bu süreçte ilk yakalanan en büyük ağabey olan, mephisto olmuştur. hapsolduğu soulstone kurast'da bir temple of light'a gömülmüştür. ardından baal'ın izi sürülmüş ve lut gholein'e kadar kovalanmıştır. amma ve lakin, yakalanması mephisto kadar kolay olmamıştır. bu süreçte baal, onu hapsetmeye çalıştıkları soulstone'u kırmıştır. ama tal rasha reyiz, tüm gücünü toplayıp, soulstone'un kırılan parçalarından en büyüğünü kendi göğsüne saplayıp, baal'ı kendi bedeni içerisinde hapsetmeyi başarmıştı. böylece kendi sonunu da hazırlayan tal rasha, canyon of the magi'de saklı bir anıt mezarın içinde, sonsuza kadar baal ile bitmek tükenmek bilmeyen bir savaşa girmişti.

son olarak geriye, en küçük, fakat en güçlü kardeş kalmıştı, yani diablo. jered cain uzun yıllar diablo'nun peşinde koşturduktan sonra, khanduras'da diablo'yu soulstone'a hapsetmeyi başarmıştı. soulstone, khonduras'ın altında bir mağara sistemine saklanmış, üzerine ise girişi saklamak ve korumak için bir tapınak dikilmişti. fakat zaman horadrim'e iyi davranmamıştı, bütün üyeleri vefat etmiş, geriye sadece deckard cain kalmıştı. khonduras'daki horadrim tapınağı, artık harabe halini almıştı. işte tam da bu sırada, kral leoric, tristam'ı ev şehri yapmaya karar vermişti. harabe halindeki horadrim tapınağını, kocaman bir katedral haline getirmişti. uzun süre halkı adaletli bir şekilde yönetti.

yıllar içerisinde diablo'nun hapsolduğu soulstone'un diablo tarafından çürütülmesi ile birlikte, diablo'nun etkisi artmaya başlamıştı. tekrar dünyada yürüyebilmek için bir insan bedenine ihtiyacı olan diablo, kral leoric'i etkilemeye çalışıyordu. ama koskoca kral leoric'i etkilemek öyle kolay değildi ve diablo bunun için henüz yeteri kadar güçlü değildi. o da kral'ın danışmanı olan lazarus'u etkilemeye niyetlendi, ve bunu başardı da. lazarus, kral leoric'e sürekli savaşlar çıkarması için etkilemeye çalışıyor ve zaman içerisinde bunu da başarıyordu. gereksiz yere savaşlar açan leoric'e ufaktan halkı ve şovalyeleri kıl olmaya başlamıştı. lazarus ve diablo'nun etkileri neticesinde alemin kralı leoric, akıl sağlığını yitirmiş ve deli kral olmuştu. diablo, leoric'i katedrale çekemeyeceğini farkedince, leoric'in oğlu olan prince albrecht'i çekti ve vücudunu ele geçirdi. oğlu kaybolan deli kral, iyice zıvanadan çıktı ve oğlunun kayboluşundan tristam halkını meshul tutmaya başladı. bir çok kişiyi, boş yere idam ettiren leoric'e sonunda şovalyeleri dur dedi.

"kasap" bir çok insanı katedrale çekiyor ve öldürüyordu. bu sayede, diablo gitgide güçlenmeye devam ediyordu. diablonun varlığı da fısıltılarla insanlar arasında yayılıyor, bunu duyan, para ve şöhret peşindeki kahramanları tristam'a çekiyordu. tabi bu kahramanlardan bir tanesi de bizdik. ve katlar boyunca savaşıp sonunda diablo'nun götünü kesmeyi başarıyorduk. soulstone'u diablo'nun vücudundan çıkarınca, aslında prens albreç'in olduğunu görüyoruz ve diablo'nun ortalarda dolaşmasına izin vermemek adına, soulstone'u kendi alnımıza yapıştırıyoruz. bu noktadan sonra, diablo 2'de gördüğümüz the dark wanderer halini alıyoruz.

şimdi buraya kadar yazdıklarım, ilk diablo oyunu başlamadan öncesini ve diablo 1'in sonunu anlatıyor. diablo 2'de ise, bütün bu parçalar birleşiyor. tal rasha'dan tutun da, dark wanderer'a kadar.

diablo 2 için söylememiz gereken şey ise, dark wanderer'ın peşinde olan kahramanları oynadığımızdır. her zaman dark wanderer'in bir adım gerisinde kalıyoruz. bu sırada, oyunun açılış sinematiklerinde göreceğimiz üzere, dark wanderer, yani diablo; marius adında yaşlı bir adamı etkileyerek, takipçisi olarak alıyor ve birlikte doğu'ya, hep doğu'ya doğru ilerlemeye başlıyorlar.

biz de peşlerinden koşturuyoruz. diablo'nun baal'ı özgür bırakmak için canyon of the magi'ye gittiğini öğreniyor ve kovalamaya devam ediyoruz. fakat geldiğimizde çoktan iş işten geçmiş oluyor, tyrael'i tutsak olarak buluyoruz. kurtardığımızda bize olanları anlatıyor. dark wanderer, yanında marius ile birlikte mezarlığa geliyor. bu sırada tyrael bu olayı durdurmak için sanctuary'e iniyor ve diablo ile kıyasıya bir dövüşe tutuşuyor. hala tal rasha'nın vücudunda tutsak olaran baal, marius'u etkisi altına alarak özgür bırakılmayı sağlıyor. bu sırada tyrael, "lan salak! ne yaptın! al bu soulstone'un kalan parçalarını ve kurast'da bulunan temple of light'a git. önünde cehennem'in kapıları açılacak ve soulstone'u cehennem alevinde yok etmen gerekecek" diyor. götü korkudan atan marius koşa koşa anıt mezardan kaçarken, tyrael, tek başına hem diablo ile, hem de yüzyıllardır tutsak olan baal ile karşılaşıyor. ve sonunda, bir kaç gün sonra biz gelene kadar hapsediliyor.

tyrael, baal ve diablo'nun kurast'a gidip mephisto'yu kurtaracağını biliyor ve bizi de bu olayı engellememiz için yönlendiriyor. bu noktada diabo 2'nin act üç'ünde olmamıza rağmen, en tiksindiğim bölüm olduğu için uzun uzadıya anlatasım bile gelmiyor olan biteni. kısaca anlatmak gerekirse, kurast'da children of zakarum diye bir rahip grubu var. bunlar mephisto'yu tutsak olarak tutmakla yükümlü insanlar, ama zaman içinde diablo'nun tristam'da yaptığını, mephisto da kurast'da yapıyor. çeşitli üyeleri etkisi altına alan mephisto, diablo ve baal'ın da yardıma gelişiyle kurtuluyor ve üç büyük şeytan güçlerini birleştirerek cehennem'e bir boyut kapısı açıyorlar. ikisi kapıdan geçerken, geride mephisto bizi öldürmek için kalıyor. bu sırada tyrael'in bahsettiği boyut kapısı da, tam da bu boyut kapısı. ama boyut kapısından geçmeye delicesine korkan marius, elindeki soulstone parçası ile birlikte ortalardan kayboluyor. amma ve lakin, biz mephisto'nun kötünü kesmeyi başarıyoruz ve mephisto'dan geriye sadece soulstone'u kalıyor. bunu da alıp, boyut kapısından geçiyoruz.

edit: linaros üşenmemiş, benim sevmediğim kurast kısmı hakkında tamamı doğru olan bilgileri paylaşmış, ben de buraya ekliyorum, ki act 3'de olanları net bir şekilde öğrenmek isteyenler okusun:

"mephisto kısmısı biraz daha değişik ilerliyor hikayede oraya bir parmak basayım istedim. prime evilların sanctuary'e göçünden sonra, mephistonun soulstone'u kurasttaki zakarum tapınağına - ki kendisi temple of light olarak geçiyor - zakarum - ki buda diablo evreninin katolikleri olarak kabul edilebilir - rahipleri tarafından korunması amacıyla bırakılıyor. tabi mephistonun da eli armut toplamadığından dolayı, yavaş yavaş zakarum priestlerini bozmaya başlıyor. en sonunda hepsini kendisine köpek yapıyor ve soulstonunu 7 parçaya böldürüyor. bu 7 parçanın 6 tanesi zakarum kardinallerinin sol ellerine saplanıyor, - act 3'deki high council of zakarum - en büyük parçada que-hegan isimli birine saplanıyor ve bu beyefendi mephistonun vucut bulmasında kullanılıyor. "

burada eklemem gereken bir iki şey var, que-hegan denilen şey bir title'dır. yani başrahip gibi bir pozisyondur. que-hegan olan kişi ise khalim'den sonra ve bu olaylar sırasında sankekur'dur. sankekur, ilerde mephisto haline gelse de, daha önceden de diablo evreninde çok önemli bir hareket yapmaktadır. o da lazarus'u kral leoric'in yanında çalışmaya göndermektir. elbette hiçbir kötü niyetle bunu yapmamaktadır. bu karar verilirken; lazarus da normal bir rahiptir, sankekur da. ama tabi ilerleyen zamanlarda ikisinin başına da korkunç işler gelmektedir.

sonunda cehennem'e ulaşıyoruz, buradaki son dinlenme noktamız olan pandemonium fortress'da kendimize geldikten sonra, diablo'ya doğru hareket ediyoruz. bu sırada tyrael, yüzyıllar önce savaşta yakalanan, yıllarca işkence gördükten sonra cehennemin derinliklerinden gelen bir yaratığın vücuduna bağlanan izual adlı meleği öldürüp, onu bu acıdan kurtarmamızı istiyor.

hemen, "olur panpa" diyip baltamızı, kılıcımızı alıp cehennemde yürümeye başlıyoruz. aslında sikko bir yan boss olduğunu düşündüğümüz izual'ı öldürüp, ruhunu kurtardığımızda hayvanlar kadar güzel bir twiste maruz kalıyoruz ve bize teşekkür edeceği yerde, yukardan bakıp laflar sokuyor. ve öğreniyoruz ki, en başından beri üç büyük şeytan'a yardım eden, onların cehennemden kovulmasını sağlayan darbeyi hazırlayan, onlara soulstone'u nasıl çürüteceğini ve güçlerini arttıracağını öğreten, ve ruhlarını soulstone'lara bağlayıp ölümsüz olmayı onlara öğreten kişi aslında izual imiş. bunları tyrael'e anlatınca, bize acele bir şekilde mephisto'nun soulstone'unu yok etmemiz gerektiğini söylüyor.

cehennemde, hephasto the armored, yani cehennemin silahçısından elde ettiğimiz çekiçle soulstone'u dövmeye başlıyoruz, üçüncü vuruşumuzda mephisto'nun soulstone'u parçalanıyor. akabinde diablo ile karşı karşıya gelmek için uygun adım ilerlemeye devam ediyoruz. ve sonunda diablo ile kıran kırana bir savaş sonucunda alnımızın akıyla işin içinden çıkıyoruz. diablo'yu öldürmüş olsak da, baal hala hayatta.

diablo 2 de tam da bu noktada bitiyor zaten ve diablo 2'nin expansion'u olan, lord of destruction'a geçiyoruz.

bundan bir süre sonra, kaçan marius'u baal buluyor ve parçalayamadığı soulstone'u elinden alıyor. ve kocaman bir orduyla sanctuary'e doğru ilerlemeye başlıyor. daha spesifik olmamız gerekirse, mount arreat'a doğru yol alıyor. tyrael de bize mount arreat'da bulunan son sağlam barbar şehri olan harrogath'a bir boyut kapısı açıyor. harrogath'ın ise hala sağlam olmasının tek bir nedeni var, druid'lerin yaptığı koruyucu büyü olan, the spell of warding. ki onlar da ardı arkası kesilmeyen yaratık saldırısı altında gitgide zayıflamış durumda ve ne kadar daha dayanacağını söylemek güç. bu büyüyü yapan druid'lerden ise geriye bir tek nihlathak kalmış halde. o da büyü yapımı sırasında hayatını kaybeden diğer druidler adına kendisini suçlu hissetmektedir. sürekli, neden onlar öldü de ben ölmedim diye kendini yemektedir.

harrogath'daki barbarlar ve kahramanlarımız (yani biz) güçlerini birleştirerek kuşatmayı sonlandırır. ama ne var ki, nihlathak, vicdanının verdiği ağırlıkla birlikte, harrogath'ın kurtuluşunun savaşarak kazanılmayacağını düşünür. ve baal ile bir anlaşmaya varır. harrogath'ın bağışlanmasına karşılık, eski bir totem olan relic of the ancients'ı baal'a vermeyi kabul eder. bu totemin özelliği, toteme sahip olan kişinin arreat dağındaki rite of passage'dan sorunsuz geçip worldstone'a ulaşabiliyor olmasıdır.

tabi bütün bu olanlardan kimsenin haberi yoktur. bu olayın ortaya çıkması da, anya ve nihlathak'ın ortadan kaybolmasıyla olur. uzun lafın kısası, anya bu olayı öğrenir ve nihlathak tarafından kaçırılır. biz de anya'yı kurtardığımızda ve nihlathak'a anyayı konyayı gösterdiğimizde olayın iç yüzünü öğreniriz. arreat dağının tepesine doğru hızlıca yönelir ve worldstone'a ulaşabilmek için rite of passage olayına gireriz. worldstone'a ulaşabilmek için üç tane ruh ile karşılaşmamız gerekiyor. bu ruhlar ise, öyle tırt ruhlar değil. üç tane nephalem'in ruhudur. zor da olsa, uzun süren bir savaşdan sonra üç ruhu yenip worldstone'un olduğu yere girmeyi başarırız.

bu arada yazmayı unuttuğum bir şey var, tal rasha, baal'ı kendi vücuduna hapsettiğinde; tal rasha'nın sahip olduğu bütün bilgiler doğrudan baal'a geçti. yani çok çok daha güçlü bir baal ile karşı karşıya kalmamız anlamına geliyor bu. ama bize etki eder mi bunlar, hemen indiriyoruz baal'ı aşağı. (bok hemen indiriyoruz, götümüzden ter akıyor)

tyrael ise baal'ı kesmemizden sonra gelip bize baal'ın çoktan worldstone'u bozduğunu, sanctuary'i kurtarmak istiyorsa worldstone'u yok etmesi gerektiğini söyler ve gerçekten de worldstone'u yok eder. (bu arada tyrael'in sonradan gelmesinin nedeni, baal'ın meleksi varlıkları worldstone'a sokmamak için yaptığı bir çeşit büyüdür.)


8 Mayıs 2012 Salı

End a sıtiiiil gat dı bluuuz for yuuuu

     

    İş dönüşü evde yemek yapmaya üşendiğimden boş bir ekmeği ısırarak duvarı izlediğim standart bir akşamı yaşıyordum. Telefon çaldı acı acı. Geri muur stil gat dı bluuz ayarlı melodim viüüv viüüv diye çalıyordu. Üşendim açmadım. Sustu bir an sonra geri muur bir daha başladı end ay sıtiiil gat dı bluuuz for yuu diye bağırıyordu. Yeter lan deyip kalktım yerimden. O an öyle tatlı gelmişti ki ekmek ısırmak sanki yarım danayı çevirip yiyiyor gibiydim. Telefonu açtım huşırt huşırt diye sesler geliyordu;
-alo?
+huşırt huşurt
-alo
+napıyorsun sen
-ekmek ısırıyorum
+ha? neyse aşkım buluşcaktık?
-ha evet sesin hısırtılı geliyor, ormandamısın sen
+yok mikrofonu bozuldu aptal telefonun
-ormanda olsan güzel olurdı mis temiz hava
+buluşcaktık diyorum alooo çıkmadın mı hala
-ekmeğim bitmedi daha en tatlı yerindeyim kıtırları var onları sona bırakmıştım
+off sıkıntı bastı beni neyse ben biraz alışveriş yaparım sen yakalarsın beni
-tamam yakalarım.

Televizyonu açtım esra erol vardı. Çok severim ben izdivaç programlarını, hızlandırılmış ilişki simulasyonudur bunlar. Osman bey gelir 54 yaşında evi var arabası var karsısına ayşe hanım gelir bir b.ku yok bunları çarpıştırırlar sonra ayşe hanım ben istemiyorum der osman bey başka bir hanım arar onla çarpışır aksiyon üzerine aksiyon. Ekmeğim o esnada bitmişdi ve hala açtım buzdolabının kapağını bir kaç kez açıp kapadıktan sonra yan kapakta bulunan pasta yaparsam diye uzerine dokmek için aldığım çikolatalı kremi gördüm. Gözüm döndü hemen ucunu yırtıp ağzıma sıktım hepsini. Küçük çaplı şeker komasına girdikten sonra 3 bardak suyla kendime geldim. O esnada geri muur tekrar sıtil gat dı bluuuz diye bağırmaya başladı;

-alo?
+mehmet dalga mı geçiyorsun benle!
-ne konuda?
+buluşmayacaksak söyle haberim olsun ona göre plan yaparım
-yok yok çıkıyordum bende
+daha ne çıkacaksın ben geliyorum eve
-ekmek bitti ekmek alsana
+...
-çikolatalı kremide ağzıma sıktım bitti
+pasta yapcaktım ben onla ama
- pasta tabanlarını bulamadım bulsam onları da yerdim
+...
-bende seni seviyorum

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Yeni anket geldi Haanım

Evet arada bende böyle gıcık başlıklar açabiliyorum. Neyse milyonlarca kişi hani anket yapıyordun bir dönem artık yapmıyorsun diye mail atınca bende boş duramadım ve yani bir anketi sağ üst köşeye kondurdum. Biliyorsunuz mehmet konulu anketlerin Türkiyenin gelişimi jeopolitik önemi ve globalizasyon modifikeyşınları için değeri çok büyük. O yüzden kesinlikle doldurulması lazım mazallah üzerinize göktaşı düşer.

Anketimizin konusu mehmet kitap yazsa para verip satın alırmıydınız temasını işliyor. Şıklarımız her zamanki gibi birbirinden cins olmakla beraber kararsız ve ne idüğü belirsiz mehmet kim lan diyen kişiler için ise her ankette olduğu gibi mehmet bence aynı ciguli şıkkını ekledik. Ama bunu işaretlemeyiniz ayıptır.

 Sonuçları merakla bekliyoruz hepinize çüz

1 Mayıs 2012 Salı

Güneş



-elini uzatır mısın?
+sebep?
-el falına bakmak istiyorum?

 Karşı masadan sırf bunu söylemek için kalkıp gelmişti. Sadece o ve ben vardık o cafe de zaten. Yağmurdan kaçmak için girmiştim, haftaiçi öğlen saatlerinde normal insanlar çalışırken ben aylak aylak kadiköyde yağmur altında kalmıştım. Hep yağmur altında kaldım ben zaten alışıktım. Islanmamak için koşarken tabelasına takılınca keşfettim burayı, içeri girince onla gözgöze geldim başta oranın sahibi zannettim çünkü başka kimse yoktu. Daha sonra amca ile abi arasında tanımlayabileceğim bir adam çıktı karşıma buyrun dedi. Bende o na en uzak masaya oturdum. Hep böyleydim ben aslında feci rahatsız olurum otobüste minibuste bir hatun kişiyle karsılıklı oturunca hep bana bakıyormuş gibi gelir kendimi düzeltme ihtiyacı hıssederım burnumu kasıyamam sonra kaşım kaşınır sonra istemsiz gözüm oynar sonra hatun onla tanısmak ıstıyorum dıye selam verir ben öküz gibi bırsey demem. Oyle gecer. O yuzden en uzaga otururum ama ogün ondan uzağa oturmama rağmen ona dönük oturmuştum.

   Güneş gibiydi. Sapsarı saçları vardı, sevmişimdir ben hep slav ırkını olabildiğince beyaz ve ari. Garson geldi ne içersiniz dedi ben çay dedim hemen. Çay içerdim hep zaten anlamam cafe de kola içeni, cafe de çay içilir bana göre. Garson gitti ardından başbaşa kaldık. Hep bana bakıyormuş gibi hissediyordum gerilmiştim telefonumu çıkarıp yes no yes no tuşlarına basıp mesaj atıyor gibi yapıyordum. Birden ayağa kalktı yanıma doğru geldi

-elini uzatır mısın?
+sebep?
-el falına bakmak istiyorum?
+al bak
-bu elin değil diğer
+e ne farkı var ki ama?
-sağ elin hayatını sol elin ölümünü anlatır
+hımm iyiymiş
-yalnız mısın?
(öyle bir yalnız mısın dediki o an sanki yüzüğü çıkarıp benimler evlenir misin dermişcesine evet dedim)
+evet!
(ardından bayağı bir süre hımm hımm yaptı ama ben o sıra saçlarına bakıyordum. Muhteşem bir sarılığı vardı, güneşi gücendirecek bir şekilde parlıyordu. Nasadan bilimadamları gelip bu parlaklığı inceleseler ya diye içimden geçirdim. Ben bunlar düşünürken o hala hımm hımm diyordu)
-e ama çok düz senin elin çizgi bile yok!
(cidden elim hiç fal bakmalık bir el değildi, inşaat işinde de çalışmamıştım nasırlı değildi, yılların getirdiği karakteristik bir yapıya sahip de değildi, norveçli balıkçıların elleri gibi deniz kokmuyordu öyle dümdüz mal gibi bir elim vardı)
+öyledir benim elim pürüzsüz
-neyse o zaman güzel bir hayatın olacak sade ve pürüzsüz
(heh dedim mal gibi bir hayatım olacak)
+eheh teşekkür ederim
-iyi günler efenim

Elimi bırakıp aheste aheste yuruyerek cafe den cıktı ardından garson geldi yanıma çağırdım o bayan kimdi dedim hangi bayan dedi laaan dedim bağlama şimdi stv ye o sarı saçlı hatunu diyorum deyince o güneş dedi. Hakikatten kızın ismi güneşmiş. Ne güzel dedim tam saçına uygun bende kumralım ama ismim mehmet  öle işte düz... elim desen o da mal gibi düz. Çayımı içeyim dedim buz gibi olmuştu.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...